Sen…

26 Mart 2010

Sen…
kalabalıklaştıkça yalnızlaşan sen
farkındasın bir buz tanesi hızında erimekte olduğumun.
      susuyorsun.
Eskiyemeyen bir aşkı örselemek istercesine
u-zak
bir kasaba belki, yalnızlar dolaşır birbirinden habersiz, ürkek, çekingen
ölü gözleriyle bakarlar, ölü elleriyle tutarlar
tutunurlar
birbirlerinden kaçarlar, çünkü her yalnız
kendi yalnızlığının yansımasıdır, acı verir
birbirlerine koşarlar, kaçarlar yalnızlıktan. kimi zaman yalnızlık bir dövmedir kazılmış kalplerine
çıkmaz,
çıksa da izi kalır. yalnızlık bir padişah fermanıdır boyunlarına,
yasaktır çıkarılmaz
yalnızlık elindeki kandır cinayet sonrası…
gökyüzündeki dolunaydır sürekli aydınlatır gizemiyle ve anımsatır,
örtülmez. karabasandır uyunmaz.
gökyüzündeki duman izi karabuluttur
sıkar kendini boşalmaz.

yüklü şilepler gibi geçer geceden ağır
duyulmaz

duyarsın …

unutulmuş sokak lambalarıdır
gün boyu sönmez
anımsatır sinsice
yalnızlık diğer sevgilindir, her gece sevişir senle
doymaz
hünerli elleri yapış yapış gezinir vücudunda
kötüsü
beyninin tüm kıvrımlarında
yataktan fırlar deli gibi koşarsın
geceye, kokusu sinmiştir üstüne
kurtulamazsın
ağlar, haykırır yatağına yine ona dönersin
tenin çatlak çatlaktır, ellerin parçalanır keskinliğinden
kan kaybeder üşürsün
aldırmaz. çok sevdiğin ama atamadığın eski palton değildir, bir lokantada bırakıp kurtulamazsın, alışırsın.

… dedi.
gözlerini kaçırarak
ki ancak yalnızlığa yakışan kırmızı bir son sözü
en hazırlıksız zamanıma saklamıştı besbelli.
İşte o an anladım aşkın bütün dillerinde
ayrılığın
aynı takvime yazgılı olduğunu
ve esmer gülüşlü sevgililerin
kediler kadar özgür olduğunu
hep aralık bıraktığımız kapılarımızda…

Ne zaman gi-de-ce-ği anlaşılmaz…
…ki bilinmediği gibi
nasıl olup da çıkıp geldiği…
oysa okumuşsundur gözlerinden
oysa bilirsin, acımaz.
sonra, yüklenmeye çalışırsın geçmişi
iliklerinize kadar ıslandığınız yaz yağmurlarıdır karşına dikilen
öncesi olmayan dokunuşlardır
sözcüklerdir vurgularıyla gelen, bakışlardır…
ve yollardır ilk kez gidilmiş
sevişmeler, hatta kavgalardır
giderek acılaşan anılardır yi-ti-ril-miş
köpekler gibi özlersin

belki bir sabah taşıyamayacağını fark edeceksindir
uyanıp hıçkırıklara boğulduğunda
belki bir sabah omuzlarının küçüklüğünü…

şimdilik,
sadece fotoğraflarıdır bakamadığın…

gözlerin borçlu biliyorsun
her yeni gün yeni bir ölümdü
ya onu ya kendimi öldürecektim
ben seni öldürdüm
sen beni
gün kaldı geriye

gözlerin borçlu biliyorsun
gözlerin bende kaldı, kara birer boşluğa döndüler.

gözlerimizle seviştik
gözlerimizle vuruştuk
çok kan kaybettik
ben alkolü koydum yerine
sen onu koydun yerime
alkol ondan iyiydi
gözlerini kaçırmaya başlayınca sen
onunla gidince
ben / biz kaybettik
bekleyince
sen gittin gözlerin kaldı
gözlerin borçlu biliyorsun

sen yoksun
olmayan insanlar olmayan rüyalarında
beni görmüyorlar
ben yokum
olmayan çıtalarla olmayan uçurtmalar yapıp uçuruyorum
olmayan gözlerimle seyrediyorum
yoksun
gözlerin borçlu biliyorsun

…şimdi anılara dönmek vaktidir, incitmeden tek yaprağını.
gecenin en kör noktasıdır içinden geçtiğimiz,
şimdi
dost yüzlü fotoğrafları okşamak vaktidir usulca…
zaman şiddetidir hayatın.
zaman kanamaktadır mavi düşlerimiz üstüne…

ve yitirme korkusu ayrılığı yakınlaştırmaktaydı sadece…

kim ki duru bir su sanır aşkı, aldanır daha ilk bakışında sevgilinin. sevmek,
düpedüz bir esir alma yarışıdır zamana karşı.
gözlerini kaçıran yenik düşer.
yenen mi aşıktır gerçekten, korkmayan mı yenilmekten?

yolunu her yitirişinde aynı sokakta buldu kendini. hep aynı köşe başında durup anlamaya çalıştı neresinde olduğunu kayboluşunun… yazıcılar en kırmızı harflerle yazıp, noktasını koymadan bıraktılar hikayemizi. elimizde kör bir nokta, şaşkın, kalakalmıştık…
sevmek nasıl bir iştir bilmiyorduk gerçekte
ve sadece ağır aksak bir acının temeli atılmıştı çocukluğumuza. aşk, acıyla tanımlanır bir iş olmuştu  ve daha ilk gülücüğümüze ağıtlar katmıştı ağlayıcı kadınlar.

kaçıncı gecesindeydi kayboluşunun.
tek bir söz söylemeden çıkıp geldi.
konuşmak istemediğinden mi, yoksa sözü olmadığından mı anlayamadım.
yalnızca bir çocuk ağlayışı vardı gözlerinde ve hiç kimse öpmemişti acıyan yüreğini.
hırçınlığı bundandı.
başını göğsüme koyup öylece durdu bir vakit.
hiç konuşmadan, öylece durdu.
silip gözlerini, öpüverdim yarasından. titredi yüreği.
bir kez daha… bir kez daha…

durup baktı kaçırdığım gözlerime,
yenilgimden sızan bir acılı yakınmayı
boşuna aradı.

İyi de, bir ‘düş’tü işte… neye yaradı gözyaşlarını silercesine okşaman  fotoğraflarını,   
fotoğraflarını öpmen neye yaradı?…
sonuçta…
bir ‘düş’ tü işte uyanınca hıçkırıklara boğulduğun
ne o çıkıp geldi aralık bıraktığın kapılardan
ne seni istedi yanına

geriye fotoğrafları kaldı

bir de sırtında bıraktığı hançer
sökemediğin, sökmek istemediğin belki…

ama denemişsindir
bilirsin, el değmez kabzasına
yakar canını, kanatır oluk oluk
bilirsin…
sonra alışırsın
ara ara kanamasına yaranın, alışırsın.
Için acır gözlerini yumarsın.

ve bir gün bir kağıt bulursun odanda… unutulmuş…
üzerinde,
yarana bandığın parmağınla yazılmış tek sözcük:
“sen…”
(aklına “sen de…” deyişi gelir/ duyamazsın)

parmak izin bellidir.
kaçamazsın.
kaçamazsın, İstanbul’dur çünkü
kendini zehirlerken odanda şiirlerle,
ya da durağan seyrederken akışını kanının,
evcilleştirirken duygularını,
alkole bastırırken aşkını akşamdan
o çoktan İstanbul’a karışmıştır/ İstanbul’la karışmıştır
zamanla dönüşüm tamamlanır
ayırdedemezsin
dört yanın sarılmıştır
dört yanın İstanbul
sabah/akşam fark etmez

acımasızdır
kaçamazsın

hangi zamanındayım şimdi
hangi zamanına yetiştim
hangi zamanını kaçırdım
hangi zamanında ol (a) mayacağım
haklısın
zamansızdı
zamansızdı benim düşmem
senin…
zamansızdı
ve bu akşam cıva kadar soğuk
hiç konuşmadan
susuzluğumuzdan, suskunluğumuzdan büyük içerken
ben sızdım
zaman sızdı

İstanbul göz kırpıyor uzaktan
yağmur boşalmak üzere, bir şeyler bitiyor mu başlıyor mu?
Neresindeyim zamanın ?
geçmişin miyim, geleceğin mi?
Bugünün olmak istemiyorum, bana yetmiyor
yarının?
Gücüm yok
yarının
yar-ın
yorgunum…

Yıkıcı bir çoğullaşma isteği ellerimi titreten.
Eğer bir türlü ağlayamıyorsam; bu, sadece senin de bir gün geldiğin gibi gidecek oluşundan. Anlaşılmayı ve bağışlanmayı beklemiyorum. Artık kimsenin yakasına takabileceğim tek bir gözyaşı damlam kalmadı.
Bütün yağmurlar aşkına… Bırak beni!

Üşüyorum. Sonsuz bir üşüme yalıyor bedenimi. Bu korkudan öldüren üşümeyle gözlerimi eritiyorum. Gözlerim dilime akıyor,  dilim çatallanıyor ve bir kez daha tersten sorulmuş soruların tutukluğu dolanıyor dilime.
‘Gitme’
diyemiyorum.
Ellerim durduramıyor seni. Arkamı dönüp ağlıyorum. İstersen kabullenmek de, daha başındayken
‘bir gün çekip gideceksin’
deyişimi.
Senin hiç kedin olmadı ki ve kedin hiç terk etmedi ki seni…
bir sigara yak,
yanıma gel, sarıl,
sadece sarıl…
sevdiğim
sevdiğim…
bir başka bahara bırakma beni…

ne zaman farkına varılır zamanın, şarkılar önem kazanır
ve küçük, önemsiz ayrıntıları hayatın
ve nasıl bir geç kalıştır bizimkisi
aşk
bağışla
bağışla
beni
bir başka bahara
bırakma sevdiğim…

Çağrılardır yankısı olmayan.
parmak izi belli mağdurlar gibi
yankısız çağrılar ölüme gebe şimdi.

ne o şehir, ne bir başkası duyar seni
(ne de güneş)
ararsın, ses verirsin, haykırırsın
işitmez
işitse de denemişsindir, bilirsin
anlamaz seni
sonra…
sessizlik
  ve gidemediğin kentler kadar uzaklardan gelir
        çaresizlik

 “bu uzayan gölge ben miyim eski
gün batımlarındaki… güneş…
dur, bekle. bırakma beni.
çok zor artık yıldızları düştükleri
yerden gökyüzüne taşımak. hem
eskisince kalabalık değilim.
bak, bir elim de çolak şimdi…”

dinlemez güneş bile
dinlemez
yiter
gölgen yiter
gölgesiz kalır azalırsın
sessizlik çığlık çığlık kulaklarında
gökyüzüne bakarsın…

‘yıldızlar…’ şaşırırsın…
gözünün önüne gelir yüzü, gözleri

… ve o gece öğrenirsin,
sen olmasan da
yıldızları gökyüzüne taşır birileri.

Evet,
Yıldızları gökyüzüne taşır birileri,
göremezsin
Sen yoksun
Yıldızlar yok, görünmez şehrin ışıklarından
yine yol ayrımındasındır
ya yıldızlar ya şehir

sen
sen, zaten yoksun artık
ya yıldızlara ya şehre karışırsın
seçenek olmanı isterdim
bana karışmanı isterdim
yıldızsız şehirlere razıydım
orada mısın?

Yıldızlar kadar uzak
bir şehir kadar büyük içimde
orada mısın?

(Zaman sana koşut şimdi, ellerim sana koşut. Ellerimden nefret ediyorum, parmaklarımdan nefret ediyorum, tutamadıkları
hissettikleri için
sana dokundukları ve kaybettikleri için
zaman sana koşut şimdi
bekliyorum)

Gün doğmak üzere, yıldızlar birer birer yok oluyorlar
yıldızların canı cehenneme
şehrin canı cehenneme
her şey değişiyor ve eski haline gelmiyor hiç bir şey
seni istiyorum
orada mısın?

Karşılığı olmayan sorular, gücünü vurgular can acımızın.

Yazık ki aşklar da eşit değil ve dile getirilişi aşkların, ayrılıkların.
“Adımı haykır” diyen aşkları küçük harflere sığdırmak ne zor
ve ne kolay kalabalıklara taşımak meşru heyecanları…

Oysa biz
gayrımeşru çocuklarıydık aşkın,
bakışlardan uzak kaygılara yakın
(belki de yasaklardı var eden bizi
ya da zamanımızın tükenişi. anlayamadık.)
ve sürgün edildiğimiz bu kentte
birbirimize dokunacak zulalar aradık

hazirandı

(senden habersiz küçük bir şişe almıştım kokundan. teninin   kokusundan küçük bir şişe çalmıştım zor günler için. senden habersiz, hiç bilmedin.
bir de, hamakta uzanmış kucağındaki kediyi okşarken çekilmiş resmini.
resmin başucumda duruyor da kokun her dakika içime çekmekten tükendi.
şişesinde, her akşam ‘armagnac’ hazırlayıp içiyorum şimdi.)

zaman geçti
çok mu az mı ayrımsayamadım
önceden sürgünü olduğumuz bu kent
her yanı  çağrışımlarla yüklü
     bir yasak şehir şimdi.

ve öyle sokaklar bıraktın ki bana
küstahça alay ediyorlar yalnızlığımla


haziranda ölmek varmış…

şimdi
sadece aralık kapılar
albenisiz
teklifsiz
yalnızlığıma açılan

karanlığımdan kork
yalnızlığım kudurdu
karanlık bulaştırıyorum her yere
dokunduğum her şey geceye dönüyor
aynamdan silindi hayalin
sabaha karşı kestim ellerimi
( artık ellerin yerine kendi ellerime sarılmış uyurken yakalamıyorum kendimi )
gözlerimle ezdim gözlerini
sadece bir ıslaklık şimdi
yalnızlığımdan kork
bir tutku değilsin artık
bir tutku değilsin gözlerin olmadan

haziranda bir ölü yeter
önümüz son
bahar ?

Orada mısın ?

Herkes ağız birliği etmişti sanki. Herkes ama herkes “sana acı vermek istemiyorum” diyordu. Ve ben kimsenin bana acı vermek istememesine rağmen gözbebeklerimi paylaşan bu acının adını koyamıyordum.

Bütün ayrılık konuşmalarında bana acı vermek istemeyen bu insanlara aslında çok acı çektirdiğimi, paramparça olduğumu, öldüğümü ve her ortalama insan gibi sadece ve sadece avazım çıktığınca ağlamak istediğimi söyleyemedim bir türlü. Her birini nasıl da sevdiğimi, hiç birini yitirmek istemediğimi, yalnızlıktan deliler gibi korktuğumu ve her seferinde yalnız kaldığım için kendimden nefret ettiğimi, kalabalıkları özlediğimi ama kalabalıkları özlemek entellektüel açıdan zaaf sayıldığı için bunu açıkça söyleyemediğimi, parmağımı öptürecek bir annemin olmadığını… bir türlü söyleyemedim. Üstelik bütün bu söyleyemediklerimi öyle bir anda durup dururken anlamış falan da değilim. An be an kırmızılaşmanın her tonunda,  degrade bir farkındalıktı benimkisi ve bu sanırım bir sabah eyvah deyip kafama bir kurşun sıkmaktan çok daha zorlu trajik bir durumdu….

Hepsi ellerime bakıyordu, ben hiç birinin özlerine bakamazken. Oysa hep gözlerden başlamıştım sevmeye, hiç kapatmamıştım gözlerimi öpüşürken….

Kendimi
dudaklarımdan asmalıydım gözlerimi bağlamadan
ve öpüşürken olduğu gibi
gözlerinin içine bakmalıydım

yapamadım

şimdi
bir solucan kıvamında geçirirken günlerimi
ve kaldırımlara oturup
gölgemi gelene geçene çiğnetirken
uzak coğrafyalara düşmüş ayrılıkları kabullenmeye çalışıyorum
dönüşü olmayan gidişleri anlamaya
açışı olmayan çiçekleri koklamaya çalıştığım gibi
seni u-nut-ma-ya zorluyorum ellerimi

parmaklarım direniyor
tenimse çoktan terk etti beni
ve cebimdeki son parayı
  dönüşsüz yolculuklara yatırdım

…her yanım kum fırtınası şimdi…

ne olur
dokunmak için yarana
uzattığım ellerime çaresizlik bulaştırma
tek kapım bu olmasın sana çıkmayan
tek rolün bu olmasın, kısır
iğdiş etme beni çaresizliklerle
ayağı kırık bir atın başucunda silahsız bırakma beni
ışıkları kapatma ne olur
göreyim
yalancıda olsa gözlerin
ıslakta
gözbebeklerinde olmasam da
bileyim
kapılar bırak bana
açayım
aşkımızın sigortası olmasın
suskunluk aşkımızın sigortası olmasın
yangın korkusu gözlerinde
bırak… şu kibriti çakayım
şimdi alev yalazı saçların
öfke ?
henüz değil
aşk ?
teğet geçmek üzere
bırak… şu kibriti çakayım
görmek için yanmaya
yanmak için görmeye
razıyım

bırak
bu aşkın garantisi olmasın

“Defterden sayfa kopartmayı, yazdığım sözcüğü her ne olursa olsun karalamayı hiç sevmedim. Fakat bazen bir sayfa kopartmak, bir sözcüğü karalamak kaçınılmaz oluyor. Koparılan sayfa, koparılan sözcük belleğe kazınıyor da paylaşılmak ve aktarılmak istenmiyor belki geleceğe

Geriye hiç dönmedim
ne gülüşler ne sevişmeler, ne kavgalar bıraktım geride ve nasıl damağımda kaldı tadları ya, geri dönmedim, dönemedim….

Bu yüzden yürürken hep adımlarımı saydım. Her sıfır noktasında kucakladığımı bu kez geride bırakmamak için direndim. Yine de geride kaldı hep nakışlı yürek parçalarım. Artık geride kimseyi bırakmak ve kanatan özleme rağmen dönememek istemiyorum. Çünkü yeniden ve yeniden başlayabilecek kadar genç ve yürekli değilim eskisi gibi. Olgunluk dedikleri kan pıhtılaşması damarlarıma yürüyor. Bana hiç bilmediğim bir şeyler oluyor. Başımı duvara vuruyorum ve tuhaf şey başım acıyor. Avuçlarımda o çok sevdiğim güneşi tutamıyorum artık ve sevdiğim beni sevmediği için kederlenemiyorum bir önceki gün kadar. Biliyorsun çoktandır şiir de  okumuyorum. Yaşam, işi gücü bıraktı beni eğitmekle uğraşıyor. Her geçen gün ne az şey bildiğime şaşıyorum ama öğreniyorum. Eflatun yanlışları bir bir karalıyorum defterden. Hoşuma gitmiyor, olsun. Sonra aklımda kalan dizeleri unutuyorum. Ah, bi’ de vapur yolculuklarını. İşte ayaklarım yere basıyor. Sımsıkı yere basıyor.

Geriye dönemeyeceğimi biliyorum, bu yüzden ki onu geride bırakmak istemiyorum. O bunu bilmiyor. Olsun. Artık büyüyor, olgunlaşıyorum. Bak “olsun” demeyi öğreniyorum işte.

Ha, bir şey daha var:
Hiç bir zaman şiir yazmayacağım ve sanırım şiir de yazılmayacak bana.
Şimdi bir sigara yak ve bana sarıl.
Son bir kez kucakla.
Unutmaya çalıştığım dizeleri not et bir tarafa. Artık kullanmayacağım vapur jetonlarını al. Kullanırsın.
Üstüne eflatun bir şeyler giy.
Seni karalayacağım….

“Sevmiştim”
deyip “miş’li geçmiş zamanın hikayesi”yse anlatmaya çalıştığın
uğraşma
inandıramazsın
bilirsin ne zor, ne anlamsız ve bir yanıyla ne yalan
karalayamazsın
iradi bitirişlerin eksikliğini taşırken geçmişinde
kendini kandıramazsın
ve istemeden girdiğin ‘matrak’ fotoğraflardan
istesen de çıkamazsın

( gideli ne çok oldu ve ne çok oldu “sen…” deyip başlayalı söze. artık her sözcük bir öncekinin tekrarı gibi. artık sensizlikten başka hiç bir şey yok içimde. oysa nasıl da öfkelenmeye çalışıyorum sana. sesini, o en sert / en soğuk sözlerini, birer öldürücü darbe yaparak yalnızlığıma; düşüşümü hızlandırmaya, dibe vurmamı çabuklaştırmaya uğraşıyorum. “gi-di-yor-um”un yanında “beni unutma” deyişin geliyor aklıma. yapamıyorum.

zaman geçmiyor gibi de
gideli ne çok oldu
ve ne çok oldu “sen…” deyip başlayalı söze

dün gece
adını
sekizyüzonikinci kez defterime yazdım

ve dün gece
kumral saçlarını okşadım sen uyurken
duymadın )

gittiğim her yere kesif bir yalnızlık kokusu götürüyorum
bir boşluk, bir kimsesizlik bıraktığın gibi
kamburumu peşimsıra sürüklüyorum

artık çok,
hem pek çok zaman geçmeli
sana
“miş’li” geçmiş zamanın hikayesiyle seslenecek kadar
    unut beni

üşüsem
 açar mısın gözlerini ?…

pis bir yağmur
elleri ceplerinde sinsice iliklerimi ararken
yalnızca İstanbul
yalnızca
 (  yaşlı sürtük, tek vazgeçilmezi kadınların, doyumsuz, seni, sana ihtiyacı olduğuna inandıran ve en kısa ayrılıklarda bile hemen unutan, ta ki sabahları vapurda karşılaşana dek… Herkesle başka bir aşk, başka bir rezillik, başka başka hayal kırıklıkları, umutsuzluklar yaşayan / yaşatan ve hiç kimseye tek başına ait olmayan / olamayan sevgilin. Vefasız. Sahip olamayacağın ama sürekli senden bunu isteyecek olan, sana verdikleriyle yetineceğin sevgilin. Sana verdiklerini kimsenin sana veremeyeceğini bildiğin ama bir gün ardına baktığında çerden çöpten başka bir şey bulamadığın, sana verdiklerini kimsenin sana veremeyeceği ama onun herkese verdiği / vereceği, senin yetinemeyeceğin / yetinemeyeceğini hissettiren, sana daha fazlasını istemeyi , yetinmemeyi öğreten dekor şehir. Hollywood set dekorlarına taş çıkarırcasına kendi kendini her gün yeni bir filme hazırlayan yığıntı… Tanımak için gece geç vakitlere kadar  sokaklarında dolaştığın, gündüz Haliç’e, Pierre Loti’ye gidip arka bahçesinde çay içerek o pisliğine, fakirliğine, griliğine ve pusuna bile sahip çıkmak istediğin; arkanı döndüğün her seferinde ıslak gözlerinle bir başkasıyla yakaladığın şehir. Hep bakımlı, makyajı abartısız, geceyi kimin koynunda geçirirse geçirsin, bütün gece hayal edemeyeceğin şeyler görse, yaşasa da, geceleri boğaz da üç beş sarhoş tarafından taciz edilip tecavüze uğrasa da, Moda’da  üzerine kusup kirletmeye kalksalar ya da Cihangir’de sabaha karşı yanlış yaşamışlıklara intihar yolunu gösterip teşvik etse, inanmasan da acımasızlığına;  tüm alımıyla Boğaz’da Yeniköy’de lüks bir lokanta da yemeğini yiyip, Kumkapı’da evsiz sarhoşları, tek tek dolaşıp onlara gelecekten, güzel günlerden bahsedip uyutsa, havayı ısıtıp, üşümesinler diye yıldızlarla üzerlerini örtse, ya da bir kenara çekilip dalgın dalgın boğazın içine kapansa ve akışını hayretler içinde seyretse Karadeniz’den Marmara’ya; Taksim’de tinerci çocuklara sırtını dönse de, kendi çocuklarına inatla sırtını dönse, sahip çıkmasa, reddetse de, o tinerci çocukların duyduğu karşılıksız / abartılı sevgiyle bağlısın ona   Seni tutsa  yakalasa gecenin biryerlerinde, bir şekilde bana getirse, beni sana getirmese kıskançlığından, gecenin en olmadık en istenmedik yerlerinde… istemesen de her gece yapacak bunu.  Mazoşist bir haz duyacaksın.
Emin ol, geceleri ne kadar geç yatarsa yatsın,nerede olursa olsun herkesten önce kalkıp, Kadıköy’de sabahı hasbelkader bulmuş zavallı kolpacı ayyaşlarla cila niyetine bir bira parlatacak/ kahvaltı niyetine; iskelede çöpçü ve taksicilerle çay içerek kaba saba şakalaşarak kafa yapacak/yakıştıramayacağın; kendine çeki düzen verip, makyajını tazeleyip o en güzel haliyle (unutamayacağın) ilk vapura yetişecektir Kadıköy’den… Sekiz bilmem kaç vapurunda yanındadır artık istemesen de. Ya Karaköy’de bir sigorta şirketinde orta kademe yöneticisindir, ilgilenmez gözükür, gazetenin kenarından gizlice seyredersin. Martılarla bağırır sana, kaçamazsın. Ya Avusturya Lisesi’nde öğrencisindir, ilk gençlik heyecanınla gözlerini ayıramazsın, konuşamazsın da , utanırsın. Ya da İstanbul Hukuk’ta, sınav yorgunusundur, dalar gidersin güzelliğine uykulu gözlerle. Sabah ayazında ellerini ısıtan  tuttuğun çay bardağı değildir, eğer lodos yoksa bilemezsin. Bıraksalar, atlayacaksındır ilk martı çığlığında kollarına, ama bırakmazlar ve hiç bir zaman o cesareti vermez sana.  Her sabah ama her sabah bir başka İstanbul bulursun karşında ve bambaşka bir aşkla başlarsın güne. En kötü anında bir iş dönüşü, akşamüstü, arka güvertede elinde biran ve sigaran, gözbebeklerinde martılar, ağlarken Kumkapı’daki gemilerin yalnızlığına, yanındadır. Ellerini uzatır ellerine, bulutlarını aralar ve bir parça ama yalnızca bir parça güneş ışığı bırakır avuçlarına, sevinirsin. Ve yine bir başka kötü anında son vapurda akşam, kafan iyi gözlerin buğuluyken aynı ellerini uzatır sana sislerin içinden, aynı ellerle tutar seni ve Haliç’in pisliğine gömer. Şaşırırsın. Asla güvenemeyeceksindir, bilirsin.  Asla terk edemeyeceksindir, bilmek istemezsin. )

sen,
sen o değilsin artık
satırlarca önce karalandın
eski halinle gülümseme bana
gözlerim yok biliyorsun
göremem
kalbime dokunma
orada kal yeter
orada
kımıldamadan
yalnızca konuş
elimde, babadan kalma bir Baretta
ses ver
nişan alamıyorum
İstanbul vurulacak yoksa…

ayrıntıdır kimin kimi vurduğu,
kimin karışıp gittiği geçmiş zamana
ayrıntıdır fotoğraflar
nerede dururlarsa dursunlar.

bir konsol üstündeyse geçmişiniz
ya da bir çalışma masasının,
gözünüz takılır sürekli
“ayrıntı”
deyip geçemezsiniz.
“nerede dururlarsa dursunlar”
    diyemezsiniz.

sonra, biri söyler;
evinizin kiliseye döndüğünü fark edersiniz.

çok mu mutlusunuz yarattığınız ibadethanenizde ? anımsamak, acı çekmek hoşunuza mı gidiyor ? hoşunuza mı gidiyor boş olduğunu bildiğiniz bekleyişler ? yoksa, dönmeyeceğini bildiğiniz için mi bütün rahatlığınız ? ister miydiniz gerçekten, bir gün, camınızı tıklatıp çıkıp gelmesini ? “ben geldim” demesini ister miydiniz en kuytu zamanlarınızın birinde ? evinizi ‘süsleyen’ fotoğraflarca hazır mısınız karşılamaya ? “hoş geldin” demeye hazır mısınız ?
ya yaranız ?…
hazır mı tekrar kanamaya ?
yaranızı kanatmaya yeniden… hazır mısınız ?

     ( gorki öldü.
     tek tanığımı kaybettim bugün
     odandaki fotoğrafı yırtabilirsin artık )

kaç ay oldu?… bir tek iyi haber çıkmadı ne yakınlardan ne uzaklardan. bir tek gülümsetici sözcük…. bir tek iyi haber çıkmadı. hep felaketlerle geçiyor günler. hastalıklar, ölümler…dostlarım felaket tellalı olmuş. her yanım kötü haber.

     “ hay Allah, çamaşırları devirdi gorki…
     Sinan kızacak şimdi.
     hay Allah… “

çektiğim fotoğrafları vermedim çoğu kez dostlarıma. sakladım. yıllar sonra, tarih öncesinde bıraktıkları ve çoğu kez anımsamadıkları ‘an’ları hediye etmekten hoşlandım hep… ummadıkları bir zamanda geçmişleriyle karşılaşmalarını izlemekten ve yüzlerindeki gülümsemeyi görmekten hoşlandım…
hiç bunu düşünmemiştim…hiç böyle olsun istememiştim…
ne kadar bencilceydi…

elimde bir ölünün negatifi
ağlıyorum şimdi

     ” kapının önünde duruyor.
     gitmek istiyor galiba…
     hay Allah…”
“ (…)
ve esmer gülüşlü sevgililerin
kediler kadar özgür olduğunu
hep aralık bıraktığımız kapılarımızda…”

ne zaman gideceği anlaşılamadı ve
kimse bilemedi böyle gideceğini
zaten
esmer de değildi gülüşleri

tek tanığını yitirince aşkımın,
         anladım !..

ve
susuşlara hazırım şimdi.
yabancılaşmalara,
mecburi yanyanalardaki soğukluklara,
tedirginliklere insanlar arasındaki,
yok saymalara,
     boşluklara
hazırım!

(bugün “dostlarına” yazdığın mektubu okuttu dostlarından biri bana… kısa… bir sayfa. bir yerinde, adet olduğu üzere selam ediyorsun isim isim.
yine  yazdığın gibi
“kimseyi unutmadığından” 
emin olabilirsin.)

artık
ödeşme vakti geliyor kentteki izlerinle

zamanıdır
çıkıp ada ada gezeceğin
çıkıp park park
çıkıp sokak sokak
senle değil
kendimle yüzleşeceğim

ve vapur güvertesinden denize karıştıracağım negatifleri
… günbatımında, İstanbul’a karşı…
negatiflerini denize bırakacağım
ve elimdeki vermutu içip, fırlatacağım
     üçüncü ve son cam kadehi
vapur iskeleye yanaşana dek denize karıştıracağım geçmişi

seni
denize karıştıracağım…

“bu şehir arkandan gelmeyecek!..”

eklemece?

26 Mart 2010

Eklemece kendiliğinden başladı. Sanırım 1997 sonlarıydı. Üç arkadaştık. Bir gece biri, bir diğerine telefon açtı… “Sen” dedi ve kapattı… O, bir diğerini arayıp yeni cümleler ekledi “Sen”e… Kimileyin telefonla yazdırıldı, kimileyin elden ele, kağıtlara karalanmış cümleler aktarıldı. Üç arkadaş, birbirlerinin sözüne söz ekleyerek uzun bir metin yarattı… Ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Tıpkı başladığı gibi sona eriveren bu uzun metin, üç farklı insanın sözcüklerinin birbirine karışıp eridiği bir bütüne dönüştü. Kimin hangi cümleleri yazdığını, kimin hangi cümlelerle hangi hikayeyi anlattığını bulmak ise okuyucuya kaldı… Bu uzun metin 1997 yılının sonlarında Sinan Dirlik, Ulvi Yaman ve Kubilay Tüntül tarafından oluşturuldu.

Aradan yıllar geçti… 2010 yılının bir bahar öncesinde “belki de yeniden başlamak için geç değildir…” dedi biri. Artık üç arkadaş değildiler ama… Olsun du… Şimdi yeni cümleler dolaşıyor elden ele. Ne zaman biteceği ve ortaya nasıl bir metin çıkacağı bilinmeksizin… Belki birgün o metni de görürsünüz bu sayfalarda… Kim bilir?